14 Eylül 2008 Pazar

prostat (bph)

BENİGN PROSTAT HİPERPLAZİ (BPH)

Prostatın malign - tumoral olmayan büyümesidir. Benign Prostat Hiperplazi (BPH) , prostat patolojileri arasında en sık rastlanılan durumdur. BPH genellikle 40 yaş üzerindeki erkeklerin hastalığıdır. 50 yaş üzerindeki erkeklerin %50'sinde 60-70 yaş arasında %65'şinde 80 yaş üzerinde %90'ınde BPH gelişmektedir. BPH'nin yaşlanmayla birlikte, östrojen hormon düzeylerinde görülen değişiklik nedeniyle geliştiği düşünülmekle beraber kesin nedeni belli değildir. Benign prostat büyümesi genellikle prostattaki hücrelerin büyümesi (Hipertrofisi) nedeniyle olmayıp hücre sayısının anormal artışı (Hiperplazi) nedeniyledir. Yaşlanmayla birlikte periüretral gladlarda (üretranın etrafındaki bezlerde) hiperplazi olur. Bu hiperplazik glandlar gerçek prostat dokusunu perifere doğru iterek yassılaştırır. Prostat bezi üretra mesane ve rektuma doğru büyür ve özellikle mesane boyunda yarattığı obstrüksiyonla üretra, mesane, üreterler ve böbreklerde patolojik değişikliklere neden olur (Şekil 1).

Hiperplazik kitlenin yaptığı basıyla üretranın normal şekli bozulabilir ve bu kitle mesane boyunda obstriksiyona neden olarak mesanede trabekülasyon, selül (hücre, odalar), divertikül (dışarı doğru bombeleşme) ve taş oluşumuna neden olabilir. Daha sonra üreterlerde (hidroüreter), böbreklerde (hidronefroz) genişleme ile böbrek parankim dokusunda harabiyet gelişebilir.

BENİGN PROSTAT HİPERPLAZİSİNDE BELİRTİ VE BULGULAR

BPH, genellikle yavaş gelişir ve uzun süre önemli sorun yaratmayabilir. Bu hastalarda alt üriner sistem obstriksiyon bulguları olan pollaküri, noktüri, disüri, hematüri, idrar projeksiyonu ve kalibresinde azalma görülebilir.

TANI:

  1. Anamnez: Hastada obstrüktif işeme bulguları mevcuttur.

q Hesitancy: (Duraksama)

Hastanın idrarını, çıkışın zorlaştığı yöne doğru zorlaması için geçen süre

BPH, üretra darlığı

q Projeksiyon azalması: İdrar akım gücü ve kalibresinin azalması:

20 ml/sn

q Terminal dribbling: (İdrar sonu damlama)

q Akut üriner retansiyon-glob vesicale

q Kesik kesik işeme

q Rezidü idrar hissi

Bunlara irritatif bulgular genellikle eşlik eder.

q Frequency

q Noktüri

q Urgency

q Pollaküri

q Dizüri

  1. Fizik muayene:

Genel durum: Uykusuzluk? Dehidratasyon?

Batın: Glob vezikale? Hidronefroz?

Parmakla rektal muayene: (DRE) En bilgi verici yöntemdir. Prostatın yeri, büyüklüğü, şekli, kıvamı, simetrisi ve kitle (nodül) varlığı değerlendirilir.

  1. Laboratuar testleri:

Rutin testlerde: Böbrek fonksiyon bozukluğu? Anemi?

PSA: Prostata spesifik antijen: Semenin likefaksiyonundan sorumlu bir asid proteazdır. Normalde prostat salgı hücrelerinden lümene atılır. Prostatın içinde salgı epiteli ile damar endoteli arasındaki anatomik yapı bozulursa, kan düzeyi artar. BPH� da ılımlı yükselirken, prostat kanserinde ileri derecede yükselir.

  1. İşemenin değerlendirilmesi:

Uluslararası prostat semptom skoru (IPSS): Görecelidir, kişisel farklılıklar içerir, tekrarlanabilirliği kısıtlıdır.

Üroflowmetri: İdrar akım hızının ve akımın zamana göre değişiminin ölçülmesidir. En hızlı akım (Qmax) ve ortalama akım (Qav) hızları ile toplam işeme zamanı, işeme eğrisi ve toplam işenen volüm değerlendirilir. 150 cc�nin altındaki volümlerde değerlendirme yapılmamalıdır.

Sistometri, Basınç-Akım ölçümleri: Mesaneye yerleştirilen bir basınçölçer ile işeme öncesi, sırası ve sonrasında basınç kayıtları yapılır. Eş zamanlı olarak üroflowmetri ve rektal basınç kaydı da yapılabilir.

  1. Görüntüleme yöntemleri:

Direk batın grafisi: Prostat kalsifikasyonları? Mesane taşı?

Ultrasonografi: Abdominal ve transrektal olarak yapılabilir. Dolu mesane gerekir. Prostatın büyüklüğü, doku homojenitesi, kapsülün durumu, adenom veya tümör varlığı saptanabilir. Prostatın orta lobunun mesane içine doğru büyümesi gözlenebilir. Üst üriner ultrason ile hidronefroz, böbrek parankimi değişiklikleri, taş varlığı incelenir.

IVP: Üst üriner sistemde hidroüreter, hidronefroz, böbrek fonksiyon değişikliği, taş varlığı saptanabilir. Mesane fazında selül ve divertikül varlığı, mesanenin kapasitesi, prostatın orta lobunun büyümesine bağlı �prostatik indentasyon� bulgusu, yine mesane içine doğru büyümüş prostatın, üreter alt uçlarını yukarı doğru itmesiyle �balık oltası-fishook� görüntüsü saptanabilir.

Ayırıcı Tanı:

Prostat ca: PSA

Prostat absesi: Abse bulguları-Kültür AB

Prostatit: Enfeksiyon bulguları-Kültür AB

Üretra darlığı: Üretrogram

TEDAVİ: BPH' de konservatif (koruyucu önlemler) ve tibbi tedavi yada cerrahi tedavi uygulanır. BPH'li hastaların bazılarında konservatif önlemlerle belirti ve bulgular azaltılabilir. BPH, prostatitle birlikte olduğunda antibiyotikler verilerek tedavi edilirse belirti ve bulgular azalır. Prostat hiperplazisini önlemek için androjenin etkisini kaldıran ilaçlar (östrojenler ve antiandrojen olan flutamid) verilebilir. Periprostatik kasların kasılmasını engellemek için a-bloker ilaçlar (prazosin, alfuzosin, terazosin, doksazosin) kullanılabilir. Ayrıca hastaya idrar yapma ihtiyacı duyduğunda beklemeksizin idrarını yapması, kısa sürede fazla miktarda sıvı alması alkol diüretik etkisiyle sıvı hacmini arttırarak mesane distansiyonuna neden olacağından, alkol almaması söylenir.

CERRAHİ TEDAVİ : BPH'nin neden olduğu üriner obstrüksiyonu gidermek için en yaygın olarak uygulanan tedavi şekli cerrahidir. Büyüyen Prostat üretral yolla (transüretral rezaksiyon-üretradan geçerek prostatın çıkarılması) yada açık cerrahi girişimle çıkarılır. Cerrahi yöntem prostatın büyüklüğüne ve hastanın sağlık durumuna göre belirlenir. Prostatektomi terimi aslında yapılan işlemin tam karşılığı değildir. Yapılan işlem yani gelişen dokunun çıkarılması adenomektomidir (adonomların alınması). Gerçek prostat ve fibröz kapsül çıkarılmaz. Tüm prostatın çıkarılması (radikal prostatektomi) sadece bazı prostat kanserlerinde uygulanır.BPH nın cerrahi tedavisi için kullanılan temel yöntemler şunlardır:

Transüretral rezeksiyon (TUR-P): Üretradan endoskopik cihazlarla girilerek prostat dokusu kazınır.

Açık prostatektomi: Abdominal veya perineal insizyonla adenom dokusu çıkartılır.

Transüretral insizyon: Prostatın belli noktalarına kesi yapılır, kazıma işlemi yapılmaz.

Transüretral balon dilatasyon: Dar bölgede, uygun çaplı bir balon şişirilir.

Mikrodalga hipertermi: Prostat dokusu ısıtılarak harap edilir.

Yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrason: Ultrason enerjisinin dokuda oluşturduğu ısı ile doku harap edilir.

Transüretral iğne ablasyonu: Prostat içine doku harabiyeti yapacak madde (alkol) enjeksiyonu

Açık cerrahi yöntem prostatın büyüklüğü ile ilgilidir. Genellikle 50 gr'dan büyük prostatlarda uygulanan bir yöntemdir. Retropubik prostatektomi, alt abdominal insizyonla mesaneye girilmeksizin prostata ulaşılır ve doku çıkarılır, perineal prostatektomi, anüs ve skrotumun arasından perineye yapılan bir insizyonla uygulanır. Suprapubik transvezikal prostatektonomi en sık uygulanan açık cerrahi yöntemdir.

Grip ve soğuk algınlığı




Grip Nedir?

Grip, burun, bronşlar ve akciğerden oluşan solunum sisteminde meydana gelen, Influenza A, Influenza B ve Influenza C virüslerinin neden olduğu yüksek derecede bulaşıcı viral bir enfeksiyondur. 1-2 hafta içinde hastalar genellikle iyileşirler ancak etkileri haftalarca devam edebilir. Bazı hastalardaysa hayatı tehdit edici komplikasyonlar (zatürre gibi) gelişebilir.

Sonbahar ve Kış aylarında görülür. En fazla görüldüğü yaptığı aylar Ekim - Mart aylarıdır. Grip son derece ciddi bir hastalık olup, en fazla görüldüğü kış mevsiminin en şiddetli hastalıklarından biridir. İşgücü kaybı açısından bakıldığında en yüksek maliyete yol açan hastalıkların başında yer almaktadır


Soğukalgınlığı Nedir?

Soğuk algınlığı sonucu oluşan enfeksiyonlarda etken %90 virüslerdir. Soğuk algınlığına neden olan 200 kadar değişik virüs tanımlanmıştır.

En sık görülen virüsler,
  • Rhinovirus %15-40
  • Coronavirüsler %10-20
  • Parainfluenza Virüsü %5-10
  • Respiratuar Sinsisyal Virüs %6
Soğukalgınlığı kişiden kişiye bulaşır. Başlangıçda bu bulaşmanın "damlacık enfeksiyonu" ile yani aksırma, öksürme ile etrafa saçılan damlacıkların içindeki virüslerin havada kalması ile olduğu sanılmaktaydı. Ancak şimdi mevcut kanıtlar bulaşmanın virusu almış hastanın elinden hassas insanlara geçmesi ve hassas bireylerin de nazal (ağız-burun) mukozalarına sürmeleri ile olduğu yönündedir. Bu nedenle soğuk algınlığının bulaşmasını engellemenin yolu ellerin sık yıkanmasıdır.

Yapılan araştırmalar havanın soğukluğunun soğuk algınlığı hastalığının başlaması ve seyretmesi ile ilişkili olmadığını göstermiştir. Üstelik bu araştırmalara göre psikolojik stres, üst solunum yollarını etkilleyen alerjiler ve adet dönemlerinin hastalığa yakalanma riskini artırdıkları saptanmıştır.

Soğuk algınlığına bir çok virüs sebep olabileceği için de vücut hiçbir zaman bu virüslerin tümüne direnç geliştiremez. Bu sebeple her sene tekrar tekrar soğuk algınlığı geçirilebilir.

Soğuk algınlığında,
  • Soğuk algınlığı tanısını koyup var olan belirtileri belirlenmelidir.
  • Belirtilere göre tedavi yapılmalıdır.

Belirtiler nelerdir ?
  • Ateş
  • Baş ağrısı
  • Eklem ve kas ağrısı
  • Yorgunluk hissi,
  • Akan ya da dolu burun
  • Hapşırma
  • Boğaz ağrısı
  • Göğüs doluluğu

Ne Yapmalı ?

Aşağıdaki durumlardan herhangi birinin görülmesi halinde ve belirtilerin geçmemesi durumunda mutlaka doktora başvurmak gerekmektedir.
  • 39 C'yi geçen ateş
  • Sürekli yada çok kıvamlı balgam üreten öksürük
  • Nefes alırken ağrı
  • Devamlı kulak ağrısı
  • Şişmiş lenf bezleri
  • Yutkunurken zorlanma

Tedavi

Soğuk algınlığında belirtiler giderilerek hasta rahatlatılır. Bazı ilaçlar birden fazla etken madde içermektedirler. Hekiminiz bu maddelerin ne olduklarını bilip sadece ihtiyaç duyulan etken maddeleri içeren ilaçları size önerecektir.

Ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılmaktadır.

Hapşırık ve kaşıntı semptomlarını azaltmak için antihistaminikler (alerji önleyiciler) kullanılmaktadır. Antihistaminikler birinci ve ikinci kuşak antihistaminikler olmak üzere iki grupda incelenmektedir. Birinci kuşak antihistaminikler uyku (sedasyon) yapma özelliğinde olduğu için çalışanların özellikle de trafikde bulunan kişilerin ve dikkat gerektiren işlerde çalışan kişilerin kullanmadan önce dikkat etmeleri gerekmektedir. İkinci kuşak antihistaminikler uyku hali yapmadıkları için daha güvenle tercih edilebilir. Grip ve soğukalgınlığı tedavisi için, içinde uyku hali yapmayacak antihistaminik bulunan ürünler kullanılması hem iş gücü kaybını önleyecek hem de kısa sürede tedaviyi sağlayacaktır.

Burun tıkanıklıklarının giderilmesi ve üst solunum yollarındaki konjesyonu (damarda kan toplaması) azaltmak için dekonjestanlar kullanılmalıdır.

İki farklı türde öksürük vardır. Eğer balgamlı bir öksürük var ise balgamın sulandırılıp solunum yollarından atılabilmesi için ekspektoran içeren bir öksürük şurubunun kullanılması gerekir.

Eğer kuru, gıcık yapıcı türde ve özellikle akşamları rahatsız eden bir öksürük var ise antitüssif özellikteki ilaçların kullanılması uygundur. Antitussifler beyindeki öksürük merkezini baskılayarak öksürüğün kısır döngüsünü kırar ve öksürüğün sayı ve şiddetini azaltırlar.

Anjina

ANJİNA ve KALP KRİZİ

Anjina Nedir ?: Anjina, kalbe yetersiz kan gelmesi sonucu meydana gelen geçici gögus agrisidir. Sikinti, agirlik, huzursuzluk, uyuSukluk, yanma, basi veya gögsun arkasinda parçalanma hissi Seklinde olabilir. Kollara, boyna ve çeneye yayilabilir. Anjina, genellikle yorulma, yemek yeme veya sikinti sonucunda ortaya çikar. Her gögus agrisi anjina degildir, sadece doktorunuz dogru taniyi koyabilir.

Angina Atagim Ne Kadar Sure Devam Eder ?

cogu zaman 5 dakikadan kisa surer, ancak yarim dakikadan kisa olabilecegi gibi yarim saatten uzun da olabilir. Sizde oluSan anjina ataklarinin suresini ve gelen agrinin Seklini siz bulacaksiniz. Eger devamli olarak degiSkenlik gösteriyorsa bunu doktorunuza belirtmeniz gerekir.

Anjina Atagim Daha cok Hangi Durumlarda Olur ?

Anjina atagi genellikle yokuS yukari tirmanmak, çok yemek yemek, çok sicak veya soguk havalarda diSari çikmak, aSiri sikilip uzulmek gibi kalbinizin iS yukunun arttigi durumlarda meydana gelir. Bunun nedenlerinden birisi kan damarlarinizin iç yuzeyinin yagla sivanmasi (ateroskleroz) olabilir. Damarlariniz bu Sekilde daralmiSsa kalbinize çok kan gerektigi durumlarda yeterli kan kalbe ulaSmayacaktir. Diger bir sebep kalp damarlarinizdan birinin ani olarak kasilmasi olabilir. Bu ani kasilma da geçici olarak darliga neden olur. Bu tip ani kasilmalarin neden oldugu anjina digerinden farklidir ve her zaman atak meydana gelebilir.

Anjina Atagi, Kalp Krizi ile Ayni sey midir ?

Hayir. Anjina atagi kalp krizi degildir. Kalp krizinde, kalbe ait kaslardan bir kismi canliligini kaybeder yani kullanilmaz hale gelir. Ancak anjina tedavi edilmez ise kalp krizi geliSebilir. Anjina ilk geliStiginde veya Sekli degiStiginde derhal doktora muracaat edilmelidir. Anjina ataklariniz siklaStiginda, suresi uzadiginda veya daha az eforla meydana geldiginde hemen doktorunuzu bu durumdan haberdar edin.

Kalp Krizi Geçirdiginizi Nasil Anlarsiniz ?

Eger 10 dakika içerisinde 3 tane dilalti nitrogliserin tableti aldiginiz halde Sikayetleriniz geçmedi ise hemen acil servise muracaat edin. Kalp krizinin iSaretleri genellikle anjinaninkileren daha Siddetlidir. Kalp krizi geçiren bir hastada görulen ve hemen acil servise gitmeyi gerektiren Sikayetler Sunlardir : yarim saatten uzun suren agri, terleme, bulanti, nefes darligi, Siddetli sikinti hissi ve halsizlik. Kalp krizi sonrasi meydana gelen ölumlerin en önemli nedeni zamaninda doktora ulaSamamaktan kaynaklanir; dolayisi ile bu Sikayetlerle karSilaStiginizda hemen bir acil servise ulaSin.

Anjina Tedavi Edilebilir mi ?

Evet. Anjinanin tedavisinde kullanilan çeSitli ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlara ek olarak, sizin hayat tarzinizda yapacaginiz bazi degiSiklikler ataklarin oluSmasini önleyebilir. Uygun tedavi ve olumlu aliSkanliklar edinerek hiç ataksiz bir yaSam surebilirsiniz. Doktorunuzun verecegi ilaçlara ek olarak: Yemek yeme aliSkanliklarinizi degiStirin; az tuzlu ve az yagli yiyecekler tuketin. siSmansaniz zayiflayin. Sigara içmeyi birakin ; bu alabileceginiz en önemli önlemlerden birisidir. Fazla Agir olmayan bir spor programi yapin; bu kalbinizin oksijeni daha iyi kullanmasini saglayacaktir.

Bunlarin ötesinde bu hastaligin sadece sizde olmayip milyonlarca insanin bu hastaliga sahip oldugunu ve yukarida sayilan önlemler sayesinde normal bir hayat surduklerini unutmayin.

Kalp krizi geçirdiginizi duSundugunuzde çekinmeden ve vakit geçirmeden aSagidaki telefonlari arayin :

HIZIR Acil : 112

AIDS

AIDS, Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin kısaltması olarak ortaya çıkmış ve Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu olarak Türkçe'ye çevrilmiştir.

AIDS ilk olarak 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde keşfedilmiştir. Keşfinden hemen sonra hızla yayılarak; erkek, çocuk, siyah, beyaz, Latin, Asyalı, zengin, fakir demeden bir çok insanın ölümüne neden olmuştur. Günümüze kadar AIDS'ten 225.000 kişinin öldüğü kaydedilmiştir. Bu sayı her 13 ila 15 ayda ikiye katlanmaktadır.

AIDS için halen kesin olarak bilinen bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. AIDS'ten korunmak bu tehlikeli ve ölümcül virüsün yayılmasını önlemek için uygulanabilecek tek yoldur. HIV, Human Immune Deficiency Virus, vücut bağışıklık sistemi virüsü, AIDS tamamen vücut bağışıklık sistemi ile ilgili olduğundan, hastalığa sebep olan virüse bu isim verilmiştir. Virüs, insan vücudunun hastalıklara karşı direncini sağlayan bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektedir. Vücut bağışıklık sisteminin etkisiz hale gelmesi, virüsten etkilenmeden önce kolayca başedebildiği deiğer hastalık mikroplarıyla artık çarpışamayacak duruma gelmesi demektir. Bu da basit bir enefeksiyonun bile ölümcül hale gelmesine sebep olabilir. AIDS hastalarının yarısından çoğu bağışıklık sistemlerinin etkisiz hale gelmesi yüzünden basit enfeksiyonlara yenilerek hayata veda etmişlerdir.

İnsan vücudu bir defa HIV virüsü ile enfekte olmuşsa artık bu virüsün hiçbirşekilde yok edilmesi yada vücuttan atılması mümkün değildir. Fakat, virüsün etkilerine engel olmak için bir takım ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlardan ilki ve ençok bilineni AZT (Zidovudine) adı verilen ilaçtır. Bu ilaç virüsün çoğalmasını engellemektedir. AZT AIDS virüsünün meydana getirdiği belirtilerin görünmesini engellemekte ve AIDS'li hastanın yaşamının kısmen de olsa uzamasını sağlamaktadır.

Bilim adamları AIDS'le savaşabilmenin diğer yollarını aramaya devam etmektedirler. Son yıllarda bu konuda büyük gelişme kaydedilmiştir. AIDS'e karşı korunmak için aşıların testleri halen deneysel aşamadadır. 1990 yılının başlarından itibaren bu konuda başarılı sonuçlar kaydedilmektedir.

AIDS dokunma, öpüşme, solunum gibi dış kontaklarla bulaşan bir hastalık değildir. Bu nedenle insanların AIDS'li hastalara yaklaşmaması ya da onları toplumdan dışlaması hem gereksiz hem de yanlış bir tutumdur. Çünkü AIDS'li bir hastaya dokunarak veya yanında bulunarak AIDS'e yakalanmanın mümkün değildir. Ayrıca AIDS evcil hayvanlardan, tuvaletlerden, yüzme havuzlarından, tabak ya da bardaklardan bulaşıcı özellik göstermez. Bu nedenle insanların bu konularda korkutulması ya da yersiz bir kaygıya neden olunması çok yanlıştır. AIDS'in ana bulaşma yolu seksüel birleşme, uyuşturucu kullanıcılarının enjektörlerini paylaşması ve çok da az olsa kan transferidir. Ne yazık ki, AIDS hastalığına yakalanmış hamile bir kadının daha doğmamış bebeği de bu hastalığa yakalanmış demektir.

Neden AIDS'i daha önce duymamıştık? AIDS 1981 yılına kadar tanımlanmış bir hastalık değildi. AIDS'in izinin sürülmesi doktorların bu bilinmeyen hastalığı yeterli derecede tanımasıyla başladı. AIDS'in ilk rastlandığı 1981 yılında ABD'de 316 kişinin AIDS hastalığına yakalandığı tespit edilmiştir. Beş yıl sonra 1986 Ağustos'unda 23.000 vaka rapor edilmiştir. Hastalığın artışı büyük bir hızla devam etmiş ve 1990'larda sadece ABD'de 60.000 nin üstünde AIDS hastası tespit edilmiştir. Bu hızlı artış, bilim adamları, doktorlar ve hükümetler için bir alarm sinyali olmuş ve onları konuyla ciddi biçimde ilgilenmeye itmiştir.

AIDS'in gerçek kökeni bilinmemektedir. Çünkü AIDS yeni gelişmiş bir hastalıktır. AIDS'in kökeni hakkındaki en geçerli görüş hastalığın Afrika kökenli olduğudur. Afrika'da ki yeşil maymunların taşıdığı bir virüs insanlarda rastlanan AIDS virüsüne çok benzemektedir. Bilimsel tahminler maymunlarda rastlanan virüsün doğal ortamda organizmalar içinde yaşamını sürdürerek, mutasyon geçirdiği ve burdanda insanlara geçtiği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Görülen mutasyonun çok nadir olduğu da görüşler arasında yer almaktadır.

Bir başka görüş ise virüsün biyolojik silah olarak üretilmek istendiği fakat sonucun etkisi uzun sürede görüldüğü için araştırmalara devam edilmediği, ve bir ara nasıl olduysa labaratuvar dışına çıkarılarak insanlara bulaştırıldığı üzerinedir. Yeşil maymunlar Afrika'nın çoğu bölgesinde lezzetli bir yemek olarak görülmektedir. Virüsün maymunlardan insana iyi pişmemiş organlardan ya da etlerin pişirilmeye hazırlanırken meydana gelebilecek kesik vb. gibi yaralardan bulaşmış olabileceği de düşünülmektedir. Çünkü bilindiği gibi virüsün bulaşma yollarının en önemlilerinden biri kandır. Hastalığın ilk insana bulaşması böyle olmuştur. Bundan sonra hastalık diğer insanlara seksüel birleşme ve uyuşturucu kullanımı ve kan transferleri sırasında yayılmıştır. Afrika devletlerinin bir çoğu bu görüşün mantıklı olduğunu savunmaktadır. Bu olayların hiçbiri ırkla ilgili değildir. Şunu unutmamak gerekir ki tek bir kişi değil tüm insanlık AIDS'in gelişmesinden sorumludur ve bizde bu sorumluluğu paylaşmaktan ve bu öldürücü virüsün yayılmasını engellemekten sorumlu sayılırız.
BELİRTİLER
AIDS ve aynı virüs tarafından meydana getirilen diğer hastalıkların belirtileri hemen hemen aynıdır. Aynı soğuk ve gribin birbirleriyle özdeşleştirlmesi gibi.Fakat AIDS'e ya da ilgili hastalıklarından birine yakalanmış bir kişi için bu belirtiler çok ısrarcıdır ve nedeni yok gibi görünür. Kişi hiçbir zaman kendisini neyin hasta ettiğini bulamaz ve hastalığın üstesinden gelemez. Çünkü sadece doktorlar ve konu ile ilgili araştırma yapan bilim adamları bu belirtileri teşhis edebilirler. Bu belirtilerin doktor tarafından açıklanan bir kısmı şöyledir:
  • Fiziksel ve zihinsel aktiviteleri etkileyen, sebebi açıklanamayan aşırı bir yorgunluk
  • Zayıflama yada diyet gibi herhangi bir aktivite söz konusu olmadan iki aydan kısa bir sürede 7-10 kilo kaybı
  • Birkaç haftanın sonunda ateşin açıklanamayacak bir şekilde 39 derecenin üstüne çıkması
  • Uyku sırasında kişinin üstünü sırılsıklam edecek derecede terleme
  • Sebebi bilinmeyen bir şekilde vücuttaki salgı bezlerinin kabarması (Özellikle boğazda, boyunda ve koltuk altında bulunan lenf bezlerinin kabarak en geniş halini alması)
  • Dilin üzerinde ve ağız içinde beyaz noktalar yada lekelerin oluşması
  • Israrla devam eden ishal
  • Herhangi bir solunum enfeksiyonuyla meydana gelen ve çok uzun süren kuru öksürük
  • Özellikle öksürükle birlikte oluşan nefes darlığı
  • Deri üstünde ya da altında oluşan kat kat, yada yükselen bir şekilde leke ve şişliklerin meydana gelmesi. Başlangıçta çürükmüş gibi algılanabilir fakat bunlar zamanla kaybolmazlar ve genellikle etraflarındaki derilerden çok daha serttirler.

KIRIM-KONGO KANAMALI ATEŞİ (kene ısırması)

KIRIM-KONGO KANAMALI ATEŞİ

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nedir?

Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir.

Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur?

Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler.

Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur.

Kimler Risk Altındadır?

Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar.

  • Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar

  • Veterinerler

  • Kasaplar

  • Mezbaha çalışanları

  • Sağlık personeli özellikle risk gurubudur.

  • Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır.

Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır.

Kuluçka Süresi Ne Kadardır?

Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir.

Belirtileri Nelerdir?

Ateş

Kırıklık

Baş ağrısı

Halsizlik

Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının

bozulması sonucu;

- Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler

ve gözlerde kızarıklık,

- Gövde, kol ve bacaklarda morluklar

- Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür

- Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile

olmaktadır.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur?

Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur?

Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur.

1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir.

2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir.

3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları,

4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir.

5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.)

6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir.

7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır.

8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla çıkartılır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur.

(detaylı bilgi için http:/kidshealth.org/parent/general/body/tick_removal.html)

9. Diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, haşere ilacı (insektisit) ile uygulamanın uygun görüldüğü durumlarda çevre ilaçlanması yapılabilinir.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tedavisi Nedir?

Hastalığın kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastaya destek tedavisi yapılmalıdır.

Verem (Tüberküloz)

Verem (Tüberküloz) mycobacterium tuberculosis

Verem yada tüberküloz , Mycobacterium tuberculosis adı verilen bakterinin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalığa neden olan bakteri R.Koch tarafından 24 Mart 1882 tarihinde bulunmuştur ve bu nedenle bakteri Koch basili adı ile de bilinir. Solunum yoluyla bulaştığından sıklıkla akciğerlerde hastalığa neden olmakla birlikte, kemik, beyin, akciğer zarı, kalp zarı, böbrek ve daha birçok organda daha nadir olarak hastalık ortaya çıkabilmektedir. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık 1/3 ü verem mikrobu ile enfekte olmuştur yani bu insanlar yaşamlarının bir döneminde bu bakteriyi vücutlarına almışlardır ve her yıl bu popülasyondan bir kısmı organizmalarında bulunan bu uyur durumdaki bakterinin çeşitli nedenlerle harekete geçmesi sonucu verem hastalığına yakalanmaktadırlar.

Hastalık nasıl bulaşır ?

Verem hastalığına yakalanmış insanların akciğerlerinde hastalığın ilerlemesi ile bakteriden salınan bazı enzimlerin ve organizmamızın savunma sisteminin etkisi ile halk arasında "yara" olarak bilinen bir kovuk (kavite) oluşur. (bkz: şekil 2) Verem mikrobu bu kovuğun içerisinde ve etrafında hızla çoğalmaya devam eder. Bu kovuk hava yollarımız yani bronşlarımızla iştirak halinde olduğundan hastalıklı insanın öksürük, hapşuruk gibi güçlü solunum faaliyetleri ile ağzından saçılan çok küçük damlacıklar içersinde verem bakterileri dış ortama salınır. Bu küçük damlacıklar aynı sigara dumanının havada uzun süre asılı kalması gibi iyi havalandırılmayan kapalı ortamlarda saatlerce havada uçuşurlar. İşte böyle bir ortamda bakteri içeren bu damlacıklar sağlıklı insanlar tarafından nefes alma esnasında akciğere çekilir ve ilk kez bakteri sağlıklı insanın organizmasına girer yani artık bu birey verem basili ile enfekte olur. kavite

Akciğere yerleşen verem mikrobu çoğunlukla bağışıklık sistemi tarafından hastalık meydana gelmeden belirli bölgelerde hapsedilir. Ancak kişinin yaşamı boyunca özellikle savunma sisteminin zayıfladığı bazı durumlarda uyur durumdaki bu mikroplar birden harekete geçerek üremeye başlayabilir ve verem hastalığını ortaya çıkartabilirler.Bu tür verem hastalığı erişkin tipi tüberküloz olarak bilinir. Kontrol altında olmayan şeker hastalığı, AIDS, beslenme bozuklukları, ağır stres ve alkolizm savunma sistemimizi bozarak erişkin tipi tüberküloz hastalığına yol açan risk faktörleri olarak sayılabilir. Ancak birçok olguda da hiçbir neden saptanmaksızın hastalık ortaya çıkabilir. Bazen de basil daha ilk vücuda girdiğinde savunma sistemimiz tarafından yeterli bir direnç gösterilemediğinden doğrudan hastalığa neden olurki bu tür verem hastalığına primer tüberküloz adı verilir ve çoğunlukla çocukluk veya ergenlik döneminde görülür.

Hastalık belirtileri nelerdir ?

Akciğer veremi kilo kaybı, iştahsızlık, hafif ateş, özellikle geceleri artan terleme, halsizlik gibi genel belirtilerin yanı sıra akciğerde meydana gelen doku reaksiyonu ve harabiyet neticesinde öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, ilerlemiş olgularda nefes darlığı gibi akciğere özgü belirtiler ile kendini gösterir. Bu belirtilerin hiçbirisi verem hastalığına özgü değildir ve birçok akciğer hastalığında aynı semptomlar vardır.

Hastalık belirtileri varlığında ne yapmalı ?

3 haftayı geçen öksürük, kan tükürme, gece teri, hafif ateş, iştahsızlık, kilo kaybı gibi belirtilerin varlığında derhal akciğer grafisi çekilmeli ve verem hastalığından şüpheleniliyorsa balgamda verem mikrobu aranmalıdır. Bu sayede verem hastalığı olmasa dahi aynı belirtilere neden olabilecek birçok akciğer hastalığının da erken tanısına olanak sağlanır.Aile ya da yakın çevrede aktif verem hastalığı tanısı konulmuş ve özellikle balgamında verem mikrobu tespit edilmiş bireyler varsa, hastalık belirtileri olmasa dahi kontrol olmak gerekir.

Verem teşhisinde kullanılan laboratuar yöntemleri nelerdir ?

Akciğer vereminin kesin tanısı hastanın balgamında verem mikrobunun yani mycobacterium tuberculosis'in gösterilmesi ile konulur. Bunun için tercihan sabah aç karnına çıkartılan balgam ince bir cam üzerine yayılıp özel boyalarla boyandıktan sonra mikroskopta incelenir. Verem mikrobu mavi boyanmış zemin üzerinde kırmızı ince çubuk yada çengel şeklinde yapılar olarak gösterilir.Balgamda verem mikrobu 15 gün ara ile ikişer kez bakılmasına rağmen görülemez ise bu takdirde hastanın verem olup olmadığına klinik bulgular, akciğer grafisi, bazı kan tahlilleri ve PPD testi gibi diğer yöntemlerle uzman bir hekim tarafından karar verilip tedavi başlanabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde akciğerdeki bakteri sayısı az olduğundan balgamda verem mikrobu görülmeyebilir. Balgamda verem mikrobunun gösterilmesinin daha duyarlı ve kesin bir yöntemi de kültür çalışması yapmaktır. Burada alınan balgamın bir kısmı verem mikrobunun üremesine müsait besi yerlerine ekilerek 3-6 hafta beklenilir. Eğer balgamda verem mikrobu varsa bu süre sonunda besiyerinde her bir verem mikrobunun üreyerek oluşturduğu basil kolonileri gözle görülür ve hastalığın kesin tanısına ulaşılır.pozitif ppd testi

PPD testinde; test solüsyonunun, ön kolun iç yüzüne deri içi uygulanmasından 72 saat sonra, burada meydana gelen 10mm'nin üzerindeki endurasyon(sertlik) pozitif olarak değerlendirilir. Pozitif PPD testi vücudun verem mikrobu ile enfekte olduğunu yani bireyin verem mikrobu ile karşılaştığını gösterir. Ancak verem aşısı uygulaması da PPD testini pozitif hale getirir. Ülkemizde olduğu gibi verem aşısının (BCG aşısı) uygulandığı bölgelerde bu nedenle PPD testi pozitifliği hastalık tanısı açısından fazla bir önem taşımaz. Ancak önceden yapılmış PPD testi negatif olan bir şahısta örneğin 1 yıl sonra tekrar yapılan PPD testi pozitif bulunmuşsa bu hastanın bu süre zarfında verem mikrobu ile enfekte olduğu söylenebilir.

Verem hastalığı nasıl tedavi edilir ?

Verem tanısı konulan hastada tedavinin derhal başlanması gerekir. Bu sayede hem hasta en kısa sürede sağlığına kavuşur hem de etrafındaki insanlara hastalığı bulaştırma riski ortadan kalkar. Verem hastalığının tedavisi diğer enfeksiyon hastalıklarından farklı olarak uzun sürelidir. Tedavi başlangıcında 4 çeşit ilaç birlikte kullanılır. Tedavi mutlaka bu konuda uzmanlaşmış hekim ya da Verem Savaşı Dispanseri kontrolünde sürdürülmelidir. Tedavide yapılan bazı hatalar verem mikrobunun kullanılan ilaçlara direnç kazanmasına neden olabilir ki bu durumda hem tedavi süresi uzamakta hem de tedavi maliyeti artmaktadır. Verem tedavisi en az 6 ay devam etmelidir ancak tedaviyi takip eden hekim gereğinde bu süreyi 8 aya kadar uzatabilir.

Pnömoni (Zatürre)

Pnömoni (Zatürre)

Zatürre ya da tıbbi adıyla pnömoni bakteri, virüs ve nadiren parazitlerin neden olduğu akciğer enfeksiyonu olarak tanımlanır. Akciğerde meydana gelen bu enfeksiyon, alveol adı verilen havayla dolu küçük akciğer keseciklerine iltihap hücrelerinin birikmesine ve yine bu alana kan damarlarından gelen serumun dolmasına neden olur. İçleri serum sıvısı ve iltihap hücreleri ile dolan, yani hava içeriğini kaybeden alveoller solunum işlevlerini yerine getiremezler. Eğer pnömoni yaygın ise hastada solunum yetersizliği görülebilir.

Bağışıklık sistemi normal olan bireylerde pnömoniye neden olan mikroorganizma hastane ortamından ya da hastane dışı ortamdan akciğere yerleşerek enfeksiyona neden olabilir. Bu nedenle hastanede yatan bir hastada, yatıştan 48-72 saat sonra meydana gelen pnömoni hastane kökenli pnömoni, buna karşın hastane ile ilgisi olmayan bireylerde meydana gelen pnömoni ise toplum kökenli pnömoni olarak adlandırılır. Biz bu yazımızda daha çok toplum kökenli pnömonilerden söz edeceğiz.

Toplum kökenli pnömoni için risk faktörleri nelerdir ?

+ İleri yaş,
+ Sigara kullanımı,
+ Aşırı soğuk havaya maruz kalmak,
+ Kronik bir kalp ya da akciğer hastalığının varlığı,
+ Alkolizm, madde bağımlılığı,
+ Bilinç bozukluğu ile seyreden bazı nörolojik hastalıklar,
+ Öksürük refleksinin bozulması,
+ Yabancı cisim aspirasyonu,
+ Zararlı gazlara maruz kalmak,

gibi bazı faktörler pnömoni için risk faktörleri olarak sıralanabilir.

Pnömoni belirtileri nelerdir ?

Pnömoni genellikle ateş, boğaz ağrısı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu belirtilerini takiben başlar ve hastalarda bu belirtilerden 2-3 gün sonra yüksek ateş, titreme, hızlı soluk alıp verme, halsizlik, öksürük, balgam çıkarma, nefes almakla batıcı tarzda göğüs ağrısı ve hastalığın ciddiyeti ile ilişkili olarak nefes darlığı, siyanoz gibi semptomlar ortaya çıkar. Atipik seyirli pnömonilerde baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal gibi belirtiler de olabilir. Hastaların birçoğunda dudak ve dudak çevresinde uçuk görülebilir.

Tanı

Yukarıdaki belirtilerle hekime başvuran hastada fizik muayenede saptanan yüksek ateş, ağız çevresinde herpes enfeksiyonlarına bağlı uçuk; dinlemede akciğerde pnömoniye özel solunum seslerinin duyulması gibi bulgular hekimi pnömoni tanısına yöneltir. Pnömonili hastalarda sedimantasyon hızı ve kandaki lökosit sayısının arttığı saptanır ve nihayet akciğer grafisinde görülen bazı değişiklikler ile yukarıda sayılan klinik bulguların ışığında pnömoni tanısına ulaşılır.

Pnömoni Tedavisi

Pnömoni tanısı konulan hastada hekim öncelikle hastanın klinik, radyolojik ve laboratuar bulgularına dayanarak tedavinin evde mi yoksa hastane koşullarında mı yapılacağına karar verir.

Aşağıdaki kriterlerden birinin varlığında hasta hastane koşullarında tedavi edilmelidir.

+ 65 yaş üzeri hasta,
+ Kronik akciğer, kalp veya böbrek hastalığı varlığı,
+ Alkolizm veya madde bağımlılığı,
+ Evde 3 günlük antibiyotik tedavisine yeterli yanıt alınamayışı,
+ Bilinç bozukluğu,
+ Aşırı tansiyon düşüklüğü,
+ Akciğer grafisinde yaygın pnömoniye ilişkin bulguların varlığı,
+ Lökosit sayısının çok yüksek ya da çok düşük oluşu,
+ Tabloya plörezinin eşlik etmesi,
+ Böbrek yetersizliği tablosu gelişmesi,
+ Aşırı kansızlık,
+ Solunum sayısının çok artması,
+ Siyanoz varlığı

Yukarıdaki kriterleri taşımayan, genel durumu iyi olan genç hastalarda yakın takipte kalmak şartıyla evde antibiyotik tedavisi ve istirahat önerilir. Kullanılacak antibiyotiğe pnömoninin klinik bulguları ve olası etken mikroorganizma türüne göre hekim karar vermelidir. Yetersiz antibiyotik kullanımları tablonun ağırlaşmasına neden olabilir. Tedavinin ilk 3-5 günü içerisinde ateş düşer, diğer belirtiler geriler ve hastalık genellikle 1-2 haftada tam olarak iyileşir.

Hastane koşullarında tedaviye alınan hastalarda da derhal olası etken mikroorganizmalara yönelik antibiyotik tedavisi başlanılır. Tedavi sırasında eğer gerekli görülür ise balgam muayeneleri, kan kültür çalışmaları ve diğer bazı tetkikler istenebilir. Bu tür hastalarda antibiyotik tedavisi ile birlikte altta yatan akciğer, kalp ya da böbrek hastalığına yönelik tedaviler ve diğer destekleyici tedavi yöntemlerine başvurulur. Tüm bu çabalara rağmen solunum yetersizliği tablosu gelişen hastalarda yoğun bakım ve mekanik ventilasyon desteği sağlanmalıdır.

Pnömoni bazı olgularda tümör ya da yabancı cisim gibi bronşta tıkanmaya neden olan bir süreç arkasındaki akciğer alanında ortaya çıkabilir (obstrüktif pnömoni). Bu tür olgular genellikle antibiyotik tedavisine kısmi direnç gösterebilirler ancak bazen de uygulanan tedavi ile pnömoni ve pnömoninin röntgen bulguları tamamen düzelebilir ve altta yatan hastalık gözden kaçırılabilir. Bu nedenle özellikle sigara kullanan 40 yaşından büyük hastalarda tedavi sonrası bronkoskopik değerlendirme ile bronş içi tıkayıcı bir hastalık olup olmadığı kontrol edilmelidir.

Pnömoniden korunma

Pnömoniden korunmak için KOAH, bronşektazi, astım, kalp yetersizliği gibi kronik hastalıkların varlığında ve ileri yaştaki hastalarda, pnömoni ve grip aşılarının hekim kontrolünde uygulanması gerekir.